Yazan: Tahany Ali
Yüz binlerce Rohingya mültecinin Bangladeş’in güneyindeki aşırı kalabalık kamplarda yaşadığı, dünyanın en kırılgan mülteci ortamlarından birinde karşılaşılan sorunlar yalnızca gıda, barınma ve güvenlik yetersizliğiyle sınırlı kalmıyor. Uluslararası misyonerlik kuruluşlarının veri tabanları ve açık kaynaklarına göre bu sorunlara, dijital platformlar üzerinden yürütülen sınır ötesi dinî propaganda faaliyetleri de ekleniyor.
Birleşmiş Milletler, Myanmar ordusunun —ülkeyi yöneten askerî konseyin— 2017 yılında başlattığı askerî operasyonun ardından Arakan eyaletinden kaçmak zorunda kalan Rohingyaları dünyanın en fazla zulme uğrayan azınlıklarından biri olarak nitelendiriyor.
Ancak Rohingyaların mülteci kamplarındaki sıkıntıları, çeşitli grupların onları hedef almasını sona erdirmedi. Gözlemcilere göre kamplardaki savunmasız koşullar, kimliklerini ve dinî aidiyetlerini etkileyebilecek yeni tehditlere kapı araladı.
Misyonerlik veri tabanları
“Joshua Project” gibi uluslararası misyonerlik kuruluşlarının dijital platformları incelendiğinde, bu yapıların Rohingyaları yalnızca mülteci olarak değil, aynı zamanda “stratejik hedef” şeklinde değerlendirdiği görülüyor.
Joshua Project, Bangladeş’te yaşayan Rohingyaları “ulaşılmamış topluluk” olarak sınıflandırıyor. Bu ifade, misyonerlik terminolojisinde henüz Hristiyan etkisine maruz kalmadığı düşünülen halkları tanımlamak amacıyla kullanılıyor.
Söz konusu veri tabanlarında Rohingyaların nüfusu, dili ve kamplardaki coğrafi dağılımına ilişkin ayrıntılı bilgiler bulunuyor. Ayrıca bu kuruluşların “onlara ulaşmanın en iyi yolları” şeklinde tanımladığı yöntemlere dair tavsiyeler de yer alıyor.
Bu durum, mültecilerin içinde bulunduğu savunmasız koşulların istismar edilip edilmediğine ilişkin insan hakları temelli kaygıları gündeme getiriyor.
Dil ve dinin kullanılması
Misyonerlik platformlarında yayımlanan veriler, yerel Rohingya lehçesine —Çittagongcaya— çevrilen veya bu dilde seslendirilen dinî filmler dâhil olmak üzere çeşitli görsel ve işitsel içeriklerin üretildiğini gösteriyor.
Dilsel ve kültürel engelleri aşmayı amaçlayan bu çalışmalar kapsamında dijital materyaller ile mobil uygulamalar da hazırlanıyor.
Mülteci meseleleri üzerine çalışan araştırmacılar, içeriklerde mültecilerin ana dilinin kullanılmasının bu materyallerin etkisini artırdığını belirtiyor. Bu etki özellikle okuryazarlık oranının düşük, örgün eğitimin yetersiz ve kültürel alternatiflerin sınırlı olduğu ortamlarda daha belirgin hâle geliyor.

Kamplar savunmasız bir ortam oluşturuyor
Mültecilerin resmî olarak çalışmalarının yasaklandığı, hareket kısıtlamalarına ve hizmet yetersizliğine maruz kaldığı Kutupalong ve Balukhali gibi kamplarda yaşayan topluluklar, ihtiyaçlarını istismar eden faaliyetlere karşı daha savunmasız hâle geliyor.
İnsani yardım çalışanları, bazı faaliyetlerin eğitim veya sosyal destek adı altında sunulduğunu, ancak açıkça belirtilmeyen dinî mesajlar taşıdığını ifade ediyor.
Gözlemciler, zorunlu göç koşullarında insani yardım çalışmalarının dinî gündemlerle iç içe geçirilmesinin özgür irade ve tercih hakkı açısından ciddi etik sorunlar doğurduğu uyarısında bulunuyor. Özellikle çocukların veya aşırı yoksulluk içinde yaşayan ailelerin hedef alınması bu kaygıları daha da artırıyor.
Kimliği koruma mücadelesi
Bu girişimlere rağmen Joshua Project platformunun istatistiklerine göre Rohingyalar arasındaki Hristiyanların oranı yüzde sıfıra yakın seviyede bulunuyor. Platformun tahminlerine göre bu oran yüzde 0,11’in altında.
Bu veriler, Rohingyaların Arakan’daki toprakları ve tarihleriyle aralarındaki son bağlardan biri olarak gördükleri İslami kimliklerine güçlü biçimde bağlı kalmayı sürdürdüklerini ortaya koyuyor.
Azınlık meseleleri üzerine çalışan bir araştırmacı konuya ilişkin şu değerlendirmede bulundu:
“Rohingyalar için din yalnızca bir inanç değil, toprakları ve vatandaşlık hakları ellerinden alındıktan sonra kimliklerini korumalarını sağlayan temel unsurlardan biridir. Bu nedenle ekonomik ihtiyaçlardan kaynaklanan bireysel vakalar ortaya çıksa bile bu alana müdahale etmeye yönelik her girişim son derece ihtiyatlı karşılanmaktadır.”
Hukuki ve etik boyut
Bangladeş yasaları, mülteci kamplarında din değiştirmeye yönelik faaliyetleri yasaklıyor ve sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını sıkı denetime tabi tutuyor.
Bununla birlikte insan hakları raporları, eğitim veya sağlık hizmetleri adı altında faaliyet gösteren küçük ya da kayıt dışı bazı grupların zaman zaman yararlandığı denetim boşluklarının bulunduğuna işaret ediyor.
Bu gerçekler, uluslararası toplum açısından daha kapsamlı bir etik soruyu gündeme taşıyor: Hareket özgürlüğü ve tam tercih imkânı bulunmayan, hayatta kalabilmek için bütünüyle yardımlara bağımlı olan insanların yaşadığı kapalı mülteci ortamlarında dinî gündemlere ne ölçüde izin verilmelidir?
Kampları aşan bir mesele
Analistlere göre bu sorun yalnızca Cox’s Bazar’daki kamplarla sınırlı değil. Mesele, çatışma ve mülteci bölgelerinde insani yardım, siyaset ve dinin kesiştiği daha geniş bir küresel tablonun parçasını oluşturuyor.
Rohingya krizine kalıcı bir çözüm bulunamadığı sürece kamplar, insani ihtiyaçları aşarak kimliğin ve insan onurunun özüne dokunan gerilimlere açık alanlar olmaya devam ediyor.
Rohingyalar kendi imkânlarını aşan bir mücadelenin ortasında sıkışmış durumda: Bir tarafta vatandaşlık haklarını tanımayan ülkeler, diğer tarafta kimliklerini kendi gündemlerinin konusu hâline getiren uluslararası kuruluşlar ve tüm bunların yanında son derece ağır yaşam koşulları bulunuyor.
Misyonerlik platformları din değiştirenlerin sayısındaki “ilerlemeyi” takip etmeye odaklanırken milyonlarca mültecinin temel talebi, geçim karşılığında kimliklerinin değiştirilmesi değil; adaletin sağlanması ve kendi topraklarına geri dönebilmektir.


